19 Nisan 2018 Perşembe

meta*

Eskiden beri okuyanlarınız bilir.
Hayatım dilimde derdim kendime, bi denk gelse sen bile şaşırırdın bu saydam halime.

Anlatmıyorum artık pek bir şey.
Halbuki hislerim yaz diye zorlarken beni, susmayı yeğle(-dim/-eceğim)

Neden mi?

Bazı şeyler bana kalsın istediğimden.
Betimlemeden uzak kalsın.
Üryan şekilde zihnimde dolansın.
Yaşanmışlığı ruhumu okşasın.

İnsanlar merak etsin, ne oldu diye.
sen gülümsemenle cevap ver hepsine.

Yetmeyecek bu bazılarına,
Kötü insanların sohbetlerine meze olacaksın illa.
Ana yemek gelmeden doyur karınlarını usulca.
Ana yemeğe ulaşırız sansınlar bir türlü ulaşamasınlar.

Neden mi?

Bakma öyle güler yüzlü olduklarına.
Hepsi bencil.
Sözde sencil.
Baksan şu yaradılışa herkes sahip yalancı "en" takısına.
En vurdum duymazı, aslında en meraklısı.
En akıllı olduğunu sananı en budalası.

En masum gözükenin kuyruğuna bastığın anda, çöplüğüne giriş hakki kazanırsın bedavaya.
En hırçını okşadığında, sokuluverir koynuna.
Bakmayın kimsenin sevecen durduğuna, güven olmaz adem soyuna.


Yaşa.
Ve sakın kimseye anlatma.
İşte o zaman.

Kral çıplak eyvah!

22 Mart 2018 Perşembe

Aşkı ben size anlatamam.
Hissederim elbet ama tanımlayamam.
Hoş bunca yazı, edebiyatın kaynağı yüce aşk!
Sanatla süslenmiş mübalağa göbek adı olmuş yüce aşk!

Anlatabildiğini sandığın ama noktayı cümleye değil, yitip giden kelime yığınlarına koyduğun yüce aşk!
Aşk sevmez acıyı, burnunun direğini sızlatan kokuşmuş sanatı.
Aşkı özü etmiş insan bak ne de güzel anlatıyor alameti kıyameti:

Gözlerinin kahvesinden koy ömrüme kırk yıl sen kalayım!
-Cemal Süreya

Evet,
kıyamet,
girdap.

Neden mi?

Aşka aşık olmak diye bir olay var ki evlerden ırak.
Öyle acı çeker ki bu insanlar mecnun görse leylasını aramaktan vazgeçer.
Aşk sevmez acıyı, gözü yaşlı ağlıyorum işte diye bağırmayı.
Bir buruk yürek, sessiz mühürlü dudaklar kalır aşktan geriye.
Ekmek bassan ıslanmayacak duygularıyla bağırıyorsa biri aşığım diye, kırıntısı kalmamış duyguların ardından.
Kaç kurtul bu insandan.
Özellikle sensen bu insan kaç kurtar kendini usulca bu bataklıktan.
Sen hiç gördün mü yitip giden sevgilinin ardından bağıran Nazım, Edip, Cemal, Tomris?
Burukluk ebedi.
Sevgi baki.

Aşkın en sağlam tuğlası merhamet.
Tuğlanın üzerine çekilen bunca sıva onca boya boşuna değil ya usta!
Merhamet dipte.
En içte.
Yok öyle sahnede.
Sahneye alıyorsan merhameti, balyozu almışssın eline yıkıyorsun duvarları.
Elinde kalmış tuğla kırıntıları.

Evsiz kaldım eyvah.
Ah ne berbatmış su tuğlalar.
Tuğlalar parçalanıverdi bi anda.
Ben dokunmadım ki onlara.
Ben size aşık oldum siz beni evsiz bıraktınız.
Ah tuğlalar
Vah tuğlalar.

Bana düşmez.
Beni ilgilendirmez.
Lakin kaleminizin kağıda bıraktığı nokta kadarsaygınız varsa kendinize nazımın pirayeye, cemalin tomrise duyduğu o kutsal hisse de bi zahmet  musallat olmayın.

Tuğlalar hakkında yazın, aşkı bırakın.

Saygılarımla.


19 Şubat 2018 Pazartesi

kısa kısa

Karaladım birkaç kelime.
Hem de tam olarak fiilin anlamına uygun yaptım eylemimi.
Karaladım her birinizi.
Insanı oldum olası sevmedim zaten.
hayvanlar aleminin en üst segmenti tabakalanmaya sanki gökten başlamış gibi geldi ilk kelimemi sizinle paylaştığım günden bu yana.
Bankada, parkta, sokakta, yolda...
Tiksindim her birinizden.
Taktığınız çirkin maskelerden,
En çok da yaşamak için size tahammül eden samimiyetsiz aksimden.

10 Şubat 2018 Cumartesi

keşfedilenin kaşifi

Lal oldu kalemim.
Yazamaz oldum.
Halbuki öylesine yoğun ki hislerim. Size anlatmak istediğim çok şey var.
Keşke düşündüklerimin hepsini buraya aktarabilsem.
Otursak iki lafın belini kırmadan birbirimizi anlasak.
Egolarımızdan, doğrularımızdan sıyrılsak.
Önce kim konuşacak diye düşünmesek bile.
Ne sıra versek, ne sıra alsak.
Düşüncelerimiz birbirine geçse ve konuşmuş olsak.

Çünkü kelimeler öylesine iki yüzlü ki.
Senin ak dediğin bi bakarsın kara olur.
Şaşar kalırsın bu işe.
Kelimeler içinde yeri gelir boğulursun.
Bazen de bir bakış yeter dediğini karşı tarafa anlatmaya.
Sadece bir bakış içinde biriken tüm kelimelerin yükünü alır sırtından.
Ve sen konuşmuş olursun.
Hem de bir kelime etmeden.

Dedim ya keşke burada da aynı şeyi yapabilsem.
Buraya yazmak yerine aktarabilsem size düşündüklerimi.
Yepyeni bir yoldayım.
Belki ışık olurdunuz bana.
Belki naptığımı anlatırdınız.
Duymak istediğim doğrusun ya da yanlışsından çok daha öte.
Yürüdüğüm yolda  gördüğüm ayak izleri var.
Ben ilk defa geçiyorum bu yoldan.
Halbuki pek çok ziyaretçisi olmuş bu yolun, biliyorum.
Nereden mi?
Şiirlerden.
Şarkılardan.
Yüzlerde derinleşen çizgilerden.

Ve pek çok insan kaybolmuş bu yolda.
Mecnun demişler onlara.
Yok oluvermişler.

Öylesine bir yol ki bu.
-baltanın girmediği, baltaların cirit attığı-
Kendini tanıyorsun.
Hiç bilmediğin benliğini.


Dedim ya lal oldu kalemim.
Konuşma isteğim, sizin yolunuzdan gitmek değil yanlış anlaşılmasın niyetim.
Ayak izleriniz çıktı karşıma.
Hikayenizi dinlemek istedim sadece.
Tıpkı bi şiiri okur gibi, dudaklarınızdan dinlemek istedim.
Ve en çok da şunu merak ettim.

Kelimeleriniz yetecek mi hissettiklerinizi anlatmaya?
Yoksa kelimeleriniz sadece bakışlarınızın binde birini mi anlatacak bana?

12 Kasım 2017 Pazar

*selam olsun!

Gün geliyor en değişmez olan değişiyor.

Zaman öyle bir işliyor ki sen ne dersen tersini yapmak için kurgulanmış gibi
Ve sen sadece izliyorsun olanı biteni.
Bazen dudaklarının uçları kıvrılıyor semaya, bazen de toprağa.
Gökyüzünü hep sevmişimdir zaten, bilirsiniz.
Gözlerim de gökyüzüne bakardı hep, dudaklarımın aksine.
Gözlerimi kıskanmaya başladı dudaklarım şu sıralar, şaşkınım.

Dedim ya en değişmez olan bile değişiyor.

Size burada anlatmayacağım değişimi.
Olumlamalar da yapmayacağım.
Madem kötü anlarımda acımı döktüm buraya, madem kalbi kırıklara ulaştım yazdığım andan bu yana.
Kalbi kırıklara umut, gökyüzüne arkadaş olanlara selam vermeye geldim.

Hayatın hep zirveler ve etekler olduğuna inandım. Ne kadar zirveye çıkarsan o kadar eteklerde yaşaman gerekirdi bir süre, zihnimde.
Korktum.
Zirveden korktum. Eteklerle dost oldum. Sonra bir baktım bunca zaman durduğum etek, bana hiç ait olmayan bir zirveymiş de ben bir habermişim.
Zamanı geldi çakıldım.
Ama hiç sert olmadı merak etmeyin.
Evindeki yatağa atlar gibi...

Sonra nefes aldım.
Ciğerlerime dolan nefesi hissetmeme gerek kalmadı.
Çünkü nefes aldığım alan ilk defa ucsuz bucaksızdı.
Özgürlük neydi sordum o ilk nefeste.
Bunca zaman yaşadıklarım mı, yaşamaya yeni başladıklarım mı?
Hep özgürlük ulaşılması en zor olan mertebeydi, özgür ruh olmak en önemlisiydi.
Ve bir anda öylesine olağanlaştı ki gözümde.
Bunca zaman zaten özgürdüm.
Asıl kısıtlayan özgür olmak icin yaptıklarımdı.
Anladım, sadece biraz yaş aldım.

Biliyorum "ne diyorsun,noldu' diyorsunuz.
Hep yazdım ilk aklıma düşeni, yazmaya da devam edicem kendimi belki de seni.
Bana benzemeyen, bir dostumu yazdım.
Belki de bunca yil tanımak istedigim benliğimi.
Kim bilir?
Zaman hepimize gerçeği gösterir.

6 Ağustos 2017 Pazar

göğün görünen yüzü

Şu dünyada insanlardan çok gökyüzünü sevdim.
Hem de her halini sevdim.
Herkese ait olmasını sevdim.
Herkese eşit davranmasını...


Bunun bir adı var mı bilmiyorum, ama hayatımda anlam veremediğim çocukluğumdan süregelen bir davranışım var:
Gökyüzünü kolaçan etmek.

Tavanlardan hiç haz etmedim.
Kafamı kaldırınca gökyüzüyle aramdaki engelin, insan yapımı olmasını, durağanlığını hiç sevmedim.
Çünkü ben, o bulutların her birine apayrı anlamlar yükledim.
Hepsi su buharıydı belki ama her birinin anlamı farklıydı ki benim için.

Siyah bulutlar, kötüydü.
Kötü zamanları anlatırdı.
Kötü zamanlarda insan da ağlardı, gökyüzü de.
Şimşekler çakardı bazen.
Yıldırım düşerdi.
Gök kubbe de sinirlenirdi, insan da.
İnsan bağırırdı, gök gürlerdi.
İkisi de korkuturdu, can yakardı.
Ardından güneş varlığı ile sakinleştirirdi ortamı, bazen de uzun sürerdi güneşin cesaretini toplayıp ortaya çıkması.
Gökkuşağı çıkardı bazı günler güneşin eteklerinden gizli gizli.
Gökyüzü de sürprizlere gebeydi.
Hayattan farkı yoktu ki gökyüzünün.
Binlerce su damlası vardı.
Kümeleşiyordu, kimileri büyük gruplar oluşturuyordu.
Ama en nihayetinde havada asılı kalmış su damlalarıydı hepsi.
Yükleri ters düşünce şimşek oluşuyordu, hava soğuyordu; bulutlar yeryüzüne yağış olarak iniyordu.
Var mıydı bizden farkı bulutların?

Ama en çok ne zaman sevdim gökyüzünü biliyor musun?
Kızıla çaldığı zamanlarda.
Ya güneşi selamlarken ya da güneşe veda ederken...
Tüm o maviliğin pembe olduğu zamanda aşık oldum.
Aşkı bana en iyi o anlattı.
Hem de bir kelime bile kullanmadı.
Onu anlatırken ben de kullanamıyorum ki kelimeleri.
Benzetemiyorum o saatlerin bendeki anlamını.
Bilmem neden?
Sevdiğinin fotoğrafını çeker gibi o saatleri hep fotoğraflıyorum.
Her gün apayrı bir şeyler anlatıyor bana.
Ya da ben farklı bakıyorum her yeni güne uyandığımda.

Yeryüzünden kaçmak için göğe bakarken,
Yeryüzümü, gökyüzüne hapsediyorum belki de?


en sevdiğim şairin birkaç dizesiyle veda ediyorum size:
Yok öyle umutları yitirip karanlıklara savrulmak.
Unutma, aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak
-Nazım Hikmet RAN

5 Temmuz 2017 Çarşamba

gris

ne kadar önemsersiniz bilmem.
işin aslına bakarsak hiç önemsemedim benim hakkımdaki görüşlerinizi.
beni nasıl gördüğünüz o kadar değersizdi ki benim için.
doğrum benim doğrumdu, yanlış ise bendim, bana aitti.
bedelini ben ödedim, sefasını ben çektim.
uzaktan uzağa söylemleriniz bir filmden farksızdı benim için.
izledim.
her bir saniyesini izledim.
öz eleştiri de yaptım yeri geldi.
ama film bittiğinde diğerlerinden farkı kalmadı ki?
bunu da siz anlamadınız bir türlü.
o rahat koltuktan kalktığımda ben hayatımı yaşadım.
kulağımda söylemlerinizle, kendi doğrularımla yaşadım.
bazen doğrum yanlış oldu.
ama o kadar pişman olmadım ki.
çünkü o planladığınız film benimdi.
o filmi ben yazıyordum, başrol bendim.
ama siz, size ait olmayan hayatı öyle güzel planladınız ki, hiçbir plan nasıl gerçek olmaz siz zahmet etmeden ben size gösterdim her bir saniyesini.

neden mi yazdım bunu?
bilmem, söylemek istedim.
bağırmak istedim yüzünüze.
anlayın, istedim.
beni öğrenin istedim,

çoğunuz sosyal medyada okuduklarınıza, gördüklerinize göre anlıyorsunuz ya birini.
anladığınızı zannediyorsunuz ya.
bunu da anlayın istedim.
size pek bir şey bırakmadım aslında.
ne var ne yok anlattım, anlatacağım da.
okursanız ne ala.
dedim ya pek de önemsem benim hakkımda düşündüklerinizi.

her neyse, devam edeyim.
birine değer vermeyi ne zaman öğreneceksiniz?
bilmem, ya ben fazlayım ya siz eksiksiniz?
nerede bunun ortak noktası?
dinliyorum.
her birinizi dinliyorum.
ve bilmiyorsunuz ama her birinizin başka bir yanını çok seviyorum.
abartalım biraz:
her birinize aşığım aslında.
bakın sizin gibi konuştum etkilendiniz mi?
olmayan duyguları var gibi yazdım.
bir altını işler gibi ruhunuza işledim mi bakırı?
nasıl hisettirdi,sevdiniz mi yalan dünyayı?

konuma döneyim.
yalan yok,
her birinizin apayrı noktalarını 'seviyorum'.
ve tam olduğunuzda her birinizden nefret ediyorum.
alamıyorum sizi içime.
almamalıyım belki de.

neden mi?
-çok sordum kendime zorlanmayacağım anlatırken-

seviyorum çünkü,
sevmeye düşkünüm.
sevilmeye düşkünüm.
altın olmayı beklerken bakır olmanın hüznüne düşkünüm.
altın olabilmeyi umut etmeye düşkünüm.
size düşkünüm.

sonra mı?
kısa yalanlara düşkünüm.
seraptan farksız gerçeklere aşığım.
onların verdiği minik mutluluklara bağımlıyım.
bir bağımlı gibi, ben de size bağımlıyım.
ne trajedi.
ne büyük dram.
sevdin mi senaryoyu?
var mı beğenmediğin kısmı?
eleştir yine.

nefret ediyorum çünkü;
böyle büyümedim ben.
gerçek olanın yalan olabilmesi beni hep ürküttü.
prens vardı.
canavar vardı.
cadı vardı.
iyiler vardı.
griler olmadı ki hiç.
ya beyazdı ya siyah.
ne ara gri oldu herkes?
ben nasıl gri olacaktım?
çok savaştım.
ve sanırım yanlışı doğruya, sevgiyi nefrete kata kata eşi benzeri olmayan bir gri oldum.
her neyse.
nefret ediyorum çünkü,
ben değiştim.
sizi değiştirmem gerekirken ben kendimi değiştirdim.
duygulara berrak bakan ben, duyguları hazır gıdadan farksız görmeyi öğrendim.
seni seviyorum kelimesine, eşi benzeri olmayan bir anlam katan ben, size seni seviyorum diyebilecek hale geldim.

nefret ediyorum çünkü,
bunları yazarken bile yalandan kendimi bunlara inandırdığımı biliyorum.
size benzeyemiyorum.
sizin gibi olamıyorum.
böyle hayal etmedim ben.
insanlığa bu misyonu eklemedim.
insan olmak diyince aklıma siz gelmediniz.
ben de gelmedim işin açıkçası.
insan üst canlıydı, ben olabilmeye çalışıyordum.
sonra öğrendim ki insan olabilmek için çabalamaya gerek yokmuş.
çünkü insan diye bir şey yokmuş.
yalan söyleyen, 2 ayaklı memeliye insan deniyormuş bu cümbüşte.


ben yanıldım.
ben yanılmayı da sevdim işin en kötüsü.
yanıla yanıla doğru bulurum dedim.
diyorum da hala.
e öyle değil miydi masallar?
inanır mısın bilmem.
ama hala masalımı bekliyorum.
iflah olmaz bir şekilde hem de.
bunların hepsi beni hazırlıyor belki de?
ya iyisine ya da en kötüsüne.

komiktir ki, gri olan ben.
hala siyaha ya da beyaza hazırlandığımı düşünüyorum.

komiktir ki, 
seraptan farksız bir gerçek olduğunu bile bile bekliyorum.

dedim ya severim ben.