10 Şubat 2017 Cuma

-köşede bekleyen tüm yapbozlara-

dedim ya yapboz parçaları gibiyiz.
ortada bir bütün.
her bir parça apayrı.
bağımsız.

tek kişi olamama sebebimiz bu yüzden belki de.
ya da tek kişiye ait olamama.
merak etmeyin, 'bilmem' diye kaçmıyorum bu kez.
-bu yazı hem benim hem de sizin yüzleşmeniz olsun.
hoş siz görebilecek misiniz bilmiyorum.-

klavyede bastığım her tuş, yazılan her harf diğerini tetikliyor.
ellerim de ben de bilmiyoruz ne yazdığımızı, ne çıkacağını.
kusura bakmayın kafam pek dalgın şu sıralar. yazılarım da öyle.

konudan sapmamalıyım.
yapboz diyordum.
hangimiz aynı hissediyor her yerde, hangimizin ruhuna tek şey yeterli olabiliyor?
eğer tatminse sizin ruhunuz, bilemem.
ama ben bir yapbozum.
sizi de kendime benzetiyorum, aldırmayın.
insanlar yalnız kalmayı sevmez, benzer olmak hoşuna gider.
benimki de o hesap.
fark etmediniz mi her yazımda sizden parçalardan bahsediyorum ki yalnız kalmayayım.
oysa hepinizi nerden bilebilirim?

evet konumdan çıkmamak üzere giriş yapıyorum bu sefer.

4 parçalık yapbozlar basittir, neyi nereye koyacağını anlarsın.
onu anladıktan sonra onluğu denersin, baktın oluyor yüzlük, binlik, on binlik derken sınırlarını zorlarsın ve küçük mutluluklar için hep dörtlüğü hatırlarsın.
ilk başardığın an getirmiştir seni on binliklere, yalan mı?
biz de öyleyiz işte.
kimimiz 4 parça olan yapbozlardan.
haddime değil ne aşağılaması, keşke öyle olabilsem derim hep.
basit olan mutluluktur, yapılması gereken bellidir.
ama fazla olan zordur.
zoru başarmak güzeldir yalan değil, ama kim pes etmez ki?

mesela;
4 parça olan yapboz çok parçalanmamıştır.
şanslı olduğu için binlik yapılmamıştır.
yoksa nesi zordur dört parçayı bin kere bölmenin?
yapboz da mutludur yapbozu yapan da.
ah ama binlikler.
yapanı da çıldırtır yapbozu da.
zordur.
ekip işidir binlik yapboz.
uyum işidir.
tek kişiye, tek ortama hitap etmez.
aynı yerdedir ama gün be gün değişir.
ya eksilir, ya katlanır.

herkese hitap etmez, herkesi sevindirmez.
yanlış başlarsan en başında, sonunu göremezsin.
hamlelerini atarken neyi nasıl yapmalıyım diye sorgulatır.
yeri gelir eksik olan parçayı sana 1 gün aratır.
bulduğundan emin olmadan denediğinde uyumuyla seni şaşırtır.
emektir yapboz.

bıkmadan sevmektir.

çoğu kez köşede kutusunda bekler binlik yapboz.
o orada bekler.
yapabileceğine inancı olan açar kutuyu.
kimi 5-6 hamleden sonra pes eder, kutuyu ait olduğu köşeye bırakır.
kimi günlerini ayırır, tamamlanan yapbozu çerçevelettirir.
kutusu çöpte, şahaseri duvarda.

tek suçlu yapbozu yapan değildir elbet.
yapboz da bazılarını fazla zorlar, bazılarını kabullenir.
uyum işidir binlik yapboz.
zordur ama güzeldir.
sen onu, o seni seçer.
olmuyorsa kutusunda bekler, oluyorsa devam der.

en az bizim kadar değişiktir yapboz.

8 Şubat 2017 Çarşamba

bilen bilir.
şu güne kadar hep aynı cümleyi kullandım.
vurguladım.
''tanıyın''
''yaşayın''

korkmadan herkesi, her şeyi yaşa.
ne kadar doğruydu ne kadar yanlış.
bilmem.

doğrusu da sanaydı, yanlışı da.
veya bana.

nitekim tanıdım.
bazılarının yüz çizgilerini de ezberledim, doğrudur.
ruhunu merak ettim, liğme liğme ettim.
elimde ne mi kaldı?
bilmem.

çevremdekilere de yaptığım bir haltmış gibi sen de tanı dedim.
''herkesi'' tanı.
ne kaybedersin?
bilmem.

öyle farklı dünyalara girdim ki, bazılarından çıkamadım/çıkmak istemedim.
ve öyle dünyalara kafamı uzattım, ayaklarım eşiği geçmeden kapıyı kapattım.
ne mi kazandım?
bilmem.

yeri geldi bin parça oldum.
yeri geldi her şeyi sorgulattı girdiğim dünyalar.
yeri geldi umut var dedim hoş zaten bu çok kısa sürdü.
hala düşünürüm sonumuz yakın diye.

düşünmek demişken,
eline bir şey geçmeyeceğini bildiğin halde düşünen canlı mı insan?
hayvan olmak en iyisi değil mi o zaman?
hani der ya otoriteler: 'insanla hayvan arasındaki tek fark insanların düşünen canlılar olmasıdır.'
kim bu otoriteler?
ben de düşünmüyorum.
düşünmemeyi de düşünüyor olabilirim sahi.
paydos.
vazgeçtim mevzu derinleşiyor.
sevmem felsefeyi.

ne diyordum ben?

hatırladım.

önyargıları bırak kenara, tanı.
eline ne mi geçer?
EUREKA EUREKA!
çaktırma zaman kazandım az önce.

sen olursun sen.
tamamlanırsın.
diyorsundur bu da taktı arafa, yarım kalmaya.
bırak ben takayım da sen yarım kalma aman.

herkesten alınacak parçalar var.
yapboz misali, uygun olanları yerleştir ruhuna.
tablo ne mi çıkar ben bilmem.

iddiam olmadı ki zaten.

20 Ocak 2017 Cuma

Belil Jones'un Günlüğü

nedir bu Bridget Jones?
2001'de hayatımıza girmiş 2004'te tekrar bizi selamlamış ve 2016'da ne kadar özlediğimizi fark ettiğimiz muhteşem romantik komedi serisi.
dileğimiz seneler boyu devam etmesi.

peki bu seriyi böylesine insana bağlayan şey ne?
neden her kadının dilinde?
neden her mutsuz günde kurtarıcı?

çünkü, Bridget bizden biri!
dayatılmış mükemmel vücut ölçülerinde olmayan ve bunun mizahını yapabilen bir kadın.
 çoğu kompleks haline getirilmiş şeyle bir güzel dalga geçen bir kadın.

(*spoiler içerir)

mesela,

hepimiz hayatımız boyunca mutlaka rezil olmuşuzdur kendimizi kandırmayalım sadece kimimiz bunu huy haline getirir orası başka.
işte Bridget Jones tüm o rezilliklere rağmen, pes etmeyen, içten içe hayran kaldığımız bir kadın.

yalnızlığın, her yerde işlendiği, yalnız olmanın dünyanın sonu olarak kabul gördüğü dünyada tabiri caizse evde kalmış tam tamına 43 yaşında bir kadın.
çevrenin baskısına rağmen yalnız olmanın da komik yanlarını gösteren bir kadın.
yalnızlığıyla ironik olarak dalga geçen, günlüğüne yazdığı şeylerle bunu bize gösteren bir kadın.

ah evet bir de aşk.

herkesin rüyası olan aşkı doyasıya yaşayan, gururu arkasına alan izleyenlere de Bridget ablanız gibi olun mesajını bize empoze eden bir kadın.
elbette aşkını yaşarken tüm o rezilliklerini beraberinde getiren, 'aman Bridget aman dur yapma' dedirterek ekrana kilitleyen bir kadın.

ya yalnızlar kraliçesi olan ya da hep 2 erkeğin savaştığı kadın o.

hayali ama bir o kadar da gerçek; abartı ama bir o kadar da sıradan bir karakter. 

ve unutmadan artık evli ve anne.

hiçbir zaman geç değil.
43 yaşında anne olan Bridget Jones ve Mark Darcy bize bunu kanıtlıyor.

go Bridget go!





17 Ocak 2017 Salı

temenni

hepimizin aklında aynı şeyler.
aynı konular.
zamanı gelince duygusal, zamanı gelince rasyonalist, canımız isteyince insan olan varlıklarız biz.
inandığımız şeylere kafamıza uymayınca inanmayı bırakan ama hala inanıyormuş gibi yapan aşağılık varlıklar.
pişman olmaktan iflahı kesilmiş ama hep hata yapan varlıklar.

neydi insanın tanımı?
unutalı o kadar zaman oluyor ki.
genellemeyi mi baz alıyoruz?
istisnaları mı?
iyi olmak mı insan olmak, bencil olmak mı?

bırak şimdi denge içinde olmak insan olabilmek laflarını, koy kenara ying-yang'i.
sende biliyorsun pratikte o iş öyle değil, nabza göre şerbet veren varlıklarız biz.

bıkmadan bir şeyler olsun diye daha fazlasını feda edenler de var aramızda.
ya da kendisi dışında hiçbir şeyi önemsemeyenler de.

sevmekten iflahı kesilenler de, sevmenin ne demek olduğunu bilmeyenler de.

gülerken ağlayanlar da, ağlarken gülebilenler de.

her attığı adımı düşünenler de, düşünmeden yaşayanlar da.

diyorum ya nabza göre şerbet veren varlıklarız biz.

merak etme ama geliştirdiğimiz bi adaptasyon var: çok güzel rol de yapabiliyoruz.
sadece bazılarımızın rol yapmasına gerek kalmaz, 'ya ben beceremiyorum' bahanesine sığınır.
ah ne de güzel becerirsin zorunda kalırsan.
yaratılışında var o senin.
rol yapasın diye yaratıldın haberin yok.
mutlu olurken gülümsemen de rolun parçası değil mi?
mutsuzken ağlaman da?
unutmadan sorayım: rol yapmak ne demek?
mış gibi yapmak değil mi?
hiç yapmadım deme, buna sen de ben de inanmayız.

ama dert etme sen bunları yaşarız illaha.
yaşamak sayarsan şayet geçen dakikaları yaşarız.
bazılarımız doya doya yaşar, bazılarımız yaşamış olmak için.

ya sen?

hangisi olduğunu bilmiyorum.
önemsiyor muyum?
sanmam.

ama umarım doya doya yaşayanlardansındır ve bunları okuyup hiçbir şey anlamıyorsundur.
umarım.





10 Kasım 2016 Perşembe

1881'den sonsuza

Her yılın 10 Kasım’ı.
Kulaklarımızda siren sesi, şükranla ben Atatürk genciyim dediğimiz, gözlerimizin minnetle dolu olduğu gün.
Peki gerçekten sahip çıkıyor muyuz?
Farkında mıyız nasıl büyük bir lidere sahip olduğumuzu.
Anlıyor muyuz gerçekten onu?
Onu anlamayanlara inat, hayır biz burdayız diyor muyuz?
11 Kasım’a da Atatürk’ü anlayarak uyanıyor muyuz?

Bunları yazıyorum çünkü gerçekten öylesine farklıyız ki.

9.05te saygı duruşunda durmak bana göre saygının beden bulmuş hali.
Onun için uyanmak, Ata’m seni unutmadım demek.
Yanyana beraber İstiklal Marşı'nı okumak, biz senin ekolün altında Türkiye’yiz demek.
Bunu sadece formaliteden saymak bu düşüncenin emsali olmadığını göstermekten başka bir şey değil.
Çünkü saygı, zihinde olduğu kadar da bedenen de var olmalı.
Neden mi?
Birlik kuvvettir, saygı duymayanların bile biat etmesini sağlar.
Kim durabilir bir topluluğun karşısında?
Kim görmezden gelebilir?
Ama sevdanı, inancını kalbinde yaşarsan, göstermezsen insanlara işte o zaman hakkın kalmaz karşı çıkmaya, sahip çıkmaya.

Keşke bugün 9.05’te üniversitede hayal ettiğim Türk Gençliğine mensup olabilseydim.
Keşke meydan dar gelseydi, öylesine yüksek okusaydık ki istiklal marşını gelmeyenler utansaydı.
Korkma diye başlayan marş, onları korkutsaydı.

Farklıyız derken bundan bahsediyordum.
Ağzımızda Atatürk sevdası peki ya hareketlerimiz?
Hareketlerimiz gerçekten fikirlerimiz kadar güçlü mü?

Amacım Atatürk’ü ilahlaştırmak değil, amacım ideolojisinin hak ettiği değeri alması.

Önce bir düşüneceksin.
Yazıyoruz, çiziyoruz, okuyoruz.
Kimin sayesinde buradasın, kime borçlusun?
O borcu nasıl ödemeliyim, nasıl karşılığını verebilirim?
Sırf bu yüzden olsa bile didineceksin, unutmayacaksın.
Her gün anacaksın, anlayacaksın, anlatacaksın.


Çünkü Mustafa Kemal ATATÜRK’ün de dediği gibi:
‘Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır.’

Işığın, ışığımız.
Saygıyla ve özlemle anıyoruz.

31 Ekim 2016 Pazartesi

gelecekten geçmişe

hızlı tüketiyoruz.
yediğimiz yemekten farksız duygularımız.
halbuki öyle mi olmalıydık?

bu muydu bizim insaniyetimiz?
yoksa kendimizi mi kandırıyorduk farklıyız diye?

halbuki öyle mi gördük biz?
böyle hikayeler mi dinledik?

hızlı tüketmeye mi heveslendik biz?
neydi bizi yok eden?
neydi duygularımızı bitiren?

düşün dur.

farklıyım ben diye bağır insanlara.
karşılığında boş bakışlar.
duymuyor musunuz beni de bağıra bağıra, duyarlar belki.
ben denedim, sıra sende.

vardır belki yazdıklarını sildirecek hikayeler.

ama yazdıranlar da vardır elbet.

mesela;
50 yıl önce yaşanan dostlukları yaşayan var mı aramızda?
korkmadan derdini anlatıyorsundur elbet.
ama o benim kardeşim, her şeyine kefilim der misin?
sonuçta elin oğlu/kızı.

50 yıl önce yaşanan aşkı yaşayan var mı?
Osman'nın Ayşe'ye duyduğu hissi yaşayan var mı?
korka korka seven Osman.
kaçamak bakışlarıyla Osman'ın aşkını kabullenen Ayşe.

ne de sever ayşe gizliden gizliye.
ah bir cesaretini toplasa Osman, ah bir gelse yanına kimse görmeden halini hatrını sorsa keşke.
di mi Ayşe?

ne de sever osman gizliden gizliye.
ah bir yakalasa ona Ayşe'nin baktığını, ah bir emin olsa onu gördüğünden durur mı hiç yerinde.
di mi Osman?

yan yanayken kilometreleri aşmak için çabalamaktı aşk.
onu görünce hissettiğin huzuru ona hissettirmekti.

halbuki öyle miyiz biz?
düşün dur.
farklıyım diye bağır.
duymasalar bile hissederler belki.
sıra sende.

28 Ekim 2016 Cuma

hissikablelvuku

daha güzeli var mı?
daha iyi geleni.

tüm ciğerlerine dolan o havadan daha iyi gelen biri var mı?

yaşadığını hissetmekten daha güzel bir şey var mı?
huzurdan, sevgiden, minicik tebessümden daha güzeli var mı?

her yer dert.
her yer sıkıntı.

ama biraz kaldırsan dertlerini ufacık bir aralasan, nasıl güzel nasıl güçlü enerjiler var.

mutluluğu aramadan bulamazsın.
çıksın diye beklersen, dertler karşılar seni.
bitmek bilmeyen sonu kesilmeyen dertler.

hisseden var mı aranızda?
yaşıyorsun.
derdin bugünde kalıyor.
yarına kalan sadece sensin.

hiç yoldan geçen bir çocuğa gülümsedin mi?
sana nasıl tepki verdi?
iyiliği hissetmedin mi tüm ruhunda?

ya da

yoldan geçen bir köpeği severken hissetmedin mi mutluluğu?
teşekkür eder gibi bakmadı mı sana?
asıl teşekkürü o hak ederken.

oturmadın mı hiç sevdiklerinle aynı masaya?
gülmediniz mi aynı şeye?
yayılmadı mı enerjiniz kalbinizden ruhunuza?

dinlemedin mi hiç sevdiğin bir şarkıyı, esen rüzgar yüzünü okşarken, sapsarı sonbahar yapraklarına bastığında...
hissetmedin mi yaşadığını?

hisset.
zaman geçiyor.
bize verilen süre her geçen saniye gidiyor.
geçmesine üzülme, yaşandığına sevin.

eğer sana verilen ruhunu enerjiyle tamamlayamazsan, yarım kalırsın.
arafta olursun.
ne mutlu ne mutsuz.

tam olmak değil mi en güzeli?
bi yere ait olmak?

*eşliğinde